Büyürken kendimin birçok farklı dönemine denk geldim. Her şeyin en iyisi olmaya çalışmak, bir alan seçip o alanda harikalar yaratmaya uğraşmak, “Ya tamam abi, bunların da hepsini yapayım da çok iyi olmasa da olur.” mentalitesinde kendimi binlerce parçaya ayırmak… Bu süreçte denediğim ve peşinden koştuğum her şeyi buraya listelemeye kalksam, eminim kendimin bile unuttuğu bir yığın çaba daha çıkardı ortaya. Hal böyleyken insan geriye dönüp baktığında, “Ben gerçekten ne istiyorum?” ve “Ne elde edersem ‘Oh be, tamam başardım işte.’ diyebilirim?” diye sorguluyor. Peki, cevabı ne?
Ortaokul yıllarımdaki fen öğretmenim, her sınav sonrasında en başarılı bulduğu kâğıtların sahiplerini açıklardı. Şimdi, ortaokul yıllarımdaki birçok anımı unutmuş; belki de hayatınızda görebileceğiniz en unutkan insan olarak hâlâ hangi sınavlarda ismimin okunduğunu ve daha da önemlisi, hangilerinde okunmadığını çok iyi hatırlıyorum. Travmatize edilmiş bir eğitim sistemi ve içerisinde nefes alınamayan politik düzenlerin yansımaları gibi, hepimizin haddinden fazla kafa yormak zorunda bırakıldığı bu cafcaflı konuları bir kenara bırakarak, izninizle biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Bencilce bir ekosistem yaratmadan, içinde kendinizi de bulabileceğinizi umarak yazıyorum bu satırları.
Hayattaki en büyük tutkusu hep “işine yaramayacak uğraşlar” olan ama kafası matematiğe o kadar da çok basmıyor diye “Üzülmeyin, belki ileride toparlar.” denilen bir genç kızın yolculuğu aslında bu. Denediğim bu kadar spora, neredeyse her alanını keşfettiğim sanat dallarına rağmen aslında pek de büyük bir başarım yok. Yaptığı her şeyde en iyi olmak isteyen ve haddinden fazla alanda bunu deneyen biri için, pek de iç açıcı bir manzara olmasa gerek. Başarısızlıkların ardından yeterince buhrana girdikten sonra, bir gün Matrix izlerken yaşadığım orta sınıf aydınlanmayı sizinle de paylaşmak istedim: "Temet Nosce", yani demek istiyor ki: “Kendini bil.”
Herkes tarafından sayısız kez yargılanıp hakkımdaki kararları dinlerken, aslında kendime kulaklarımı hep kapattığımı fark ettim. Zamanı kaybettiğim yerlerden çok, nerede olmam isteniyorsa orada bulunmuşum. Belki de bu yüzden sayısız başarısızlık getirmişim hayatıma. Kendimi tanımadan, içimdeki boşlukları beklentilerle doldurmaya çalışmışım.
Okyanusları aşıp başucuma ulaşmış yazarlardan biri Haruki Murakami. O, içsel boşluklarıyla sessizce mücadele eden, gerçek ile düş arasındaki sınırda kaybolmuş yalnız ruhların hikâyelerini yazar çoğu zaman. Kaybolmuşken bile yürümeye devam eden o sessiz çaba, beni de yazdıklarına bağladı. Öyle ki bazen, başka bir yazarı elime almak bile mümkün olmadı. Kendini tanıyamamanın ve kayboluşun evrenselliği, tünelin sonundaki ışığı görmek gibi değil de far görmüş tavşan gibi olmama sebep oldu. Dünyanın herhangi bir yerinde, kendini tanıyamadan geçirilen başarısızlıklarla dolu yüzbinlerce hayat var belki de. Bu kadar karamsarlıktan sonra yazının sonunda nasıl kendinizi tanıyabileceğinizi anlatmak ve böyle bitirmek çok isterdim ama dediğim gibi, bu sadece Kendini Tanımak 101. Sizi, Epiktetos’un Kendisinin Efendisi Olmayan Hiç Kimse Özgür Değildir kitabından bir alıntıyla bırakmak istiyorum: “Nereye gittiğini bilen insana, dünya yol verir.” Belki de cevap, kalabalıkların alkışında değil; kendi iç sesimizi nihayet duyabildiğimiz o zamansızlıkta saklıdır. Çünkü insan, yolunu ancak kalabalıklar sustuğunda değil; kendi sesini duymaya cesaret ettiğinde bulur. Kaybolmaktan korkmadığımız ve her seferinde kendi yolumuzu arayacak gücü bulduğumuz günler bizimle olsun. Umalım da Epiktetos haklı çıksın.