Blog'a Dön
📝KÜLTÜR & SANAT

Guilty Plesure’lar Bizi Geliştirebilir mi?

5 dk okuma
İ
İpek Mocul
Yazar
Paylaş:

“’Guilty plesure’ yani ‘suçlu zevk’ bir aktivite veya bir medya parçası gibi genel olarak pek saygı duyulmadığı veya olağandışı görülmediği anlaşılmasına rağmen kişinin keyif aldığı bir şeydir.” demiş Wikipedia. Sanırım hepimizin pek de saygı duyulmayacak ama yapmaktan önlenemez şekilde keyif aldığımız alışkanlıklarımız var. Benimkisi Türkiye’nin ana akım medyasında yayınlanan dizileri izlemek. Baştan bu duruma çeşitli kılıflar uydurmaya çalışıyordum ama artık bu dizileri izlemeyi herhangi bir bahaneye gerek olmaksızın sevdiğimi kabullendim. Özellikle bazıları var ki heyecanla fragmanlarını bile takip ediyorum. Kızılcık Şerbeti de bu listenin başını çekiyor. Bunun sebebini 2 saatlik kısıtlı bir zamanda bana bütün duygu tayfını yaşatmasına bağlıyorum. Neşe, öfke, hüzün… Her şey. Peki bana kendime ait olmayan bu duyguları yaşatmaktan başka hiçbir şey katmıyor mu bu dizi? Mesela bir şeyler düşündürtmüyor, hayata farklı açılardan bakmama sebep olmuyor mu? Bence oluyor.

Dizilerin düşünce gücüm üstündeki etkisini feminizmin bu dizilerde nasıl işlendiğini düşünmeye başladıkça fark ettim. Çok doğrudan ve hiçbir incelik olmaksızın işleniyor bence ve bu sebeple de hataya çok pay bırakıyor. Bu hataların aslan payı da sadece Kızılcık Şerbetinde değil, neredeyse ana akım dizilerinin hepsinde olan “güçlü kadın” tanımlamasının nasıl yapıldığında. İlk etapta gayet doğal gelen bu tanımlamanın içinde kadının maddi anlamda kendi ayakları üstünde durabiliyor olması bir ön koşul gibi. Ve bu çalışan kadın simgesinde o kadar yoğun bir güzelleme var ki çalışmayan her kadın otomatikman patriarkanın kölesi gibi gözükmeye başlıyor. Sanki çalışmayan bu kadınlar, hayata hiçbir katkıda bulunmayan, kendi hikayelerine sahip olmayan ve yanlarında bulundukları erkek bireyin gölgesinden başka hiçbir anlam ifade etmeyen ikincil karakterlermiş gibi anlatılıyorlar. Halbuki öyle mi? O çalışmayan kadınlardan kaçı çalışma fırsatına sahip olmuş mesela? Veya kaçı çalışabilmek için gerekli olan eğitimi alma fırsatına sahip olmuş? Tam da bu sorular yüzünden “güçlü kadın” tanımına karşı çıkıyorum. Bir takım dizi karakterlerini kullanarak çalışan her kadının güçlü ilan edilirken çalışmayan her kadının hor görülmesini adaletsizlik olarak görüyorum. Özellikle de bu dizileri izleyen cinsiyet ve yaş ortalamaları göz önünde bulundurulduğunda, bu yapılanın toplumsal farkındalık yaratmaya değil, toplumun bir kesimini diğer kesimlerce hor görülmesine sebep olduğunu düşünüyorum.

Bu dizilerdeki güzellemenin iyi niyetten doğduğunu anlayabiliyor olsam da yöntemi yanlış buluyorum. Kadınların iş gücüne katılımı belki de üstüne iki kez düşünmeden desteklenebilecek tek şey. Ama bunu kadınları güçlü ve zayıf olarak farklı kategorilere ayırarak ve birbirinden ayrıştırarak yapmak ne kadar doğru? Bir kadının çalışması, aynı bir erkeğin çalışmasında olduğu gibi, onun sadece finansal anlamda başka bir kişiye olan bağımlılığı konusunda belirleyicidir. Ve bu bağımsızlık refah seviyesi daha yüksek bir toplum için çok önemli olsa da kadının kendi gücü üzerinde doğrudan belirleyici değildir. Dolayısıyla da kadınların istihdam oranını arttırmak ve farkındalık yaratmak için ülkedeki kadınların çalışmayan %69,4’lük kısmını güçsüz ilan etmemek gerekir. Kadınların istihdam oranı konusunda farkındalık yaratmak isteyen herhangi bir dizi halk eğitim merkezlerine ziyarette bulunarak, kadın kooperatiflerine bölümlerinde yer vererek veya eğitim için bütçe ayırarak da bunu yapabilir bence.

Her şeyden önce tanımını yapmaya çalıştığımız şeyde hata olduğunu da unutmamak gerek. Önüne sıfat eklenmiş herhangi bir ismin kendisini tanımlaması beklenir zaten. Bu sebeple hiç kimse “güçlü erkek” veya “güzel kedi” gibi kavramları tanımlamaya çalışmaz. Ama konu kadının önüne eklenen bir sıfat olduğunda o bile sanki tanımlanmaya, altı doldurulmaya muhtaçmış gibi davranılıyor. Ve bu tanımlama yapılırken tanıma uygun düşmeyen kadınların ellerine başka fırsat verilmeksizin ötekileştirildiği göz ardı ediliyor.

Tüm bunlar ışığında bana kendi guilty plesure’ımın bakış açısı kattığını söyleyebilirim. Öncesinde kadın istihdam oranlarının artmasını koşulsuz şartsız öncelerken bu amacın bile pek çok katmanı olduğunu ve her yolun mübah olmayabileceğini öğrendim. Amacın baki kalmasının şart olduğu durumlarda bile araçların daha incelikli hale getirilebileceğini, hata payının daha düşük ama etkinin daha büyük olduğu yöntemlerin önceliklendirilmesinin önemini anladım.

O zaman guilty plesure’lar iyi ki varlar

BLOG YAZILARIMIZI KAÇIRMA!

Haftalık bültenimize abone olarak en yeni blog yazılarımızdan, incelemelerimizden ve rehberlerimizden haberdar olun.